< Düş Gezgini - Blogcu





Ucube

Biliyorum kapının önünde

Bekliyor bitmek bilmeyen sessizliğiyle

Sefertasında topladığı ölümlerin şarkısı saklı

O düşümden düşen bir ucube

 

Kanlı ellerinde mıncıklar yüreğimi

Acıtarak çocukluk özlemimi

Karanlıktan gülerek bakar

Sefertasında hep aynı nakaratlar

 

Biliyorum kapının önünde

Eğreti aşkların yılmaz bekçisi

Çatlak bir dansla sıvar gözlerimi

Geriye kalan ise sessiz karanlıklar

 

Vahşi ellerinde sevecen tüyler

Diken gibi batar bahaneler

Bananelerin bozduğu bağlarda

Yeşermez ki sevgiler

 

Biliyorum kapının önünde

Kaçamazsın hiçbir düşte

O düşümden düşen bir ucube…

Ben de seni...

Ben de seni…

 

Hani talihsiz anlar vardır kendimizi bir anda talihli sayıverdiğimiz. O kısacık heyecanla dünyalar bizim oluverir de arkasından gelen bir boşlukla asılı kalıveririz, öylesine sallanan bir beden ve anlamsızlığın döngüsü esir alıverir. Tozar her şey ve bildiklerimiz artık yabancılaşır çoktan kanıksanmışlığın olgunluğuyla. İşte öyle bir anda elektronik posta kutusuna düşüveren bir posta, çoktan açıklara demir almış bir yalnızlığın yadsınamaz burukluğunu bir kez daha tattırırken ağzımdan dökülüveren sadece “Ben de seni…Ben de seni çok seviyorum.” oluvermişti.

 

Kaç yitik zamanda harcanmıştı sevgi sözcükleri ve sadece sevmek adına yazılmış kaç sözcük, ölü aşkların tozları üzerine serpilerek gömülmüştü derinlerin en sığ yerine, tam da dokunuverecekmiş gibi gelirken bana, kaç çözülmenin ortasında ellerimde hüzünlü terk kâğıtları ile bedenimden ayrılmış ve bir daha birleşmemek üzere uzaklara, uzağına atılmıştım.

 

Ben de seni… Her gece insafsızca tutup ellerinden aynı hikâyeyi usanmadan tekrarlıyor ve bilmediğim dillerde seviyorum seni. Bilmemenin kıvancıyla coşuyor ve sonra kucağımda biriken yaşlara anlatıyorum nasıl da büyüdüğünü her gece… Sapkın bir edayla tamamlıyor ritüelimi ve hıçkırıklar arasında saklandığın o dağa doğru yola çıkıyor ve bir kez daha koklamak için özgürce seviyorum seni demenin o baharsı kokusunu kapatıyorum gözlerimi. Oradasın ya da sadece bir sanrısın. Sanrısız sevdalara karnım tok benim zaten,  olsun.

 

Şimdi anımsamıyorsun bile

Hangi devrik tümcenin içinde yeşerdiğini

Kaçı kırık sevdalar gölgelerken

İmgeni kovalıyorsun düşlerden

Düş peşime’lere takılmıyorsun artık

Sahi çoktan seçmeli ölümler yaşatmıyor seni

Nefis nefeslerin nefsi körelttiği

Bir ebelemece diyarında tu-kaka edilmiş

İğdiş sevi dizilerinin beyaz atlısı

Tökezlese de görse seni

 

Hafif müzik, ağır sevda, ağır müzik hafif aşk

Havada kaçamak tutkuların puslu numaraları

Her kefeye göre bir kefen, ölümlerden ölüm beğen

Suçsuz sandıklarda güvelenmiş bir beyin

Can havliyle öper seni

Arka camda izci bir serseri

Sakın inme, gördüm seni

Görmemiş gibi yumarım gözlerimi

Sen iyisi mi tut uçurtmanın öte yanından

Son hız dalışa geç

Belki tutarım seni belki tutamam

Ama kısacık da olsa yanında bir deniz feneri

Deniz nerede diye sorma

Dalgalarını kışkırtır insafsız rüzgarın nefesiyle

Elimde kaç kare varsa hepsinde sen

Hepsinde senin düş hapsine girmiş ben

 

Şimdi anımsamıyorsun bile

Seni ne kadar sevdiğimi

Unut istersen

Cennetin Kapıları

sözlerinin ardında kapıları

o sessiz cennetin

ışık sızmaz dışarı, göremezsin

örtülü bakışların gölgesiyle

 

soyun şimdi,  gök müziğin ıssızlığıyla

kapa gözlerini ve sadece soyun

bedenini de ışık girsin içeri

 

sözlerinin ardında kapıları

o sensiz cennetin

yaşam sızmaz dışarı, hissedemezsin

aşk tufanlarının dalgalarıyla

 

sarıl şimdi, suyun sevgisiyle

aç kollarını ve sadece sarıl

sarıl da su değsin tenine

bulmaca

Üstten ikinci yokluk

Tam kara karenin üstünde

Dumansız bir özlem, öylesine sakin

Elimde su şişesi,

soldan üçüncü hile

şarkının orta yeri

şişenin içinde sallanır

hava sıcak mı sıcak

kalemin ucu kırık

alttan birinci varsanı

varsayalım sevgi

hani bir zaman var

dediğimiz

gerisi yalan

dumanlar altında yanan

öylesine yabancı

 

geçtim bunları hep

geçemedim senden

bir tek….

... laterna

Birbirinin tekrarı sessizliklerin ortasında

Sade bir hüzün kokusu yayılır kırlara

Bir düş müydü geçmiş yoksa sahiden mi geçmiş

Bilemem…

 

Sessizliğe açılan küçük pencere hafiften açılır

“Sus”larıma sakladığım laterna melodilerini yalayarak

Dışarısı biraz sen, bir de gül-sen, bir de gel-sen

Bir de gözü kara bir iç çekiş her şeye rağmen

 

Yeşile örtünmüştün ya, öpünce açıldı, girdim içeri

Sesinde ürkek bir telaş, nasıl da sakladın kendini

Hüznün tene değmesiydin sen, öykün adında gizli

Dağların tepesinde değil, denizde bulmuştum seni

 

Sessizliklerin ortasında tekrarlar düşlerim kendini

Hüznün sade çiçekleri yayılır kırlara

Bir düş müydün sen yoksa ben mi düştüm

Hangi akılların göremediği kuyuya

« Önceki ::